
Mahfuz’un söylediği gibi, ev tüm kaçma girişimlerimizin son bulduğu yer midir? İlla ki güneşten koruyan, yağmurdan saklayan çatısı, dört duvarı, penceresi mi olmalıdır bu evin? Kimimiz için fiziki varoluşunun ötesine uzanır ev.
Ev, doğduğumuz yer değilse de yalnızca hissettiğimiz yer de değildir belki. Gidebileceği çok yer varken, kalmak istediği yerdir insanın evi. Tüm duvarlarını indirebildiği, küçük bir “Nasılsın?” sorusuna tüm yalınlığıyla “İyi değilim” diyebildiği yerdir.
Açık adresi de yoktur evin. Bazen en zor anda sarılmış iki koldur ev. Saklama, sakınma gereği duymadan insanın kendine dair ne varsa açabildiği, bastığı yeri hak etmek için çabalamadığı, kendini sürgün hissetmeden hiç yabancılık çekmediği yerdir.
İnsanın kök salamayıp gövdesini büyütemediği yer değildir mesela ev. Nadide bir vitrin süsü muamelesi gördüğü için el üstünde tutulduğu yer de değildir. Kendine dönemediği, savunmaya çekildiği, süzgeçten geçirdiği yer de değildir. Sevmeye sevilmeye dair şüphesi de yoktur evin.
Kimimizin evi de kendisidir; insan aslında kendisinin yerlisidir. İnsan, varlık gösterebildiği, anlam çoğaltabildiği, düşleyebildiği, umudunu büyütebildiği her yerde evini kurar. Ev, varlığın kendine ait olduğu, kendine açılabildiği her yerdedir.
Çocuk, Köstebek, Tilki ve At kitabındaki çok sevdiğim bir pasajda, kaybolmuş gibi hissettiğini söyleyen çocuğa köstebeğin cevabı, “Sevgi insana yuvasını buldurur.” olur. Şairin de dediği gibi, sevginin de bir evi vardır ve insan, yaşam yolculuğunda belki de hep bu evi arar.